31 Mayıs 2009 Pazar

Eski Diyarbakır Sinemaları, Anılar

Grupta yayınlanan Mehmet ve Ergün Beylerin maillerini arşim blogumuza ekledim:

Mehmet MERCAN 'dan:

Değerli grup dostlarıma.
Hepinize, herkese gönül dolusu selamlar.
Sevgili Ergun kardeşimizin bizimle paylaştığı anekdotları ve “Sinema anıları” çok hoştu.
İnanıyorum ki hemen herkesin hayatında hoş bir sinema anısı vardır.
Özellikle de evlerine yakın yazlık sinema olanların DAM sefaları…
Ne güzel anılardır…
Benim de var.
Ve aşağıda bunları paylaşmak istiyorum.
Hoşça kalın, sevgiler. Saygılar…
Mehmet Mercan
------------ --------- --------- ---


“40 Kısım tekmili birden…”

Eskiden halkın tek eğlence mekanlarıydı sinemalar.
Gerçi Diyarbakır’da tiyatro yapan gruplar da gelip, gidiyordu. Ama bunlar yetersiz kalıyordu.
En uzun süreli tiyatro gösterileri yaz mevsimi boyunca Dağkapı’da günümüzde hastaneler yolu olarak bilinen Dr. Yusuf Azizoğlu caddesi üzerinde, eski Öğretmen Okulu yerindeki TİYATRO Bahçesi’nde yapılırdı.
Buraya gelen gruplar aylar boyunca gösteri yapar giderlerdi.
Kente sıkça gelen Muammer Karaca, Avni Dilligil, Kemal Dirim, İsmail Dümbüllü gibi ünlü tiyatrocular, Zati Sungur, Abra Kadabra gibi ünlü illizyonistler ilgi görürdü
Özellikle Kemal Dirim, sahnelediği eserdeki diyaloglarda kentin tanınmış tipleriyle ilgili espriler yapar, büyük alkış alırdı
Tiyatrolardan başka kantocular, meddahlar, ses sanatçıları da gelirdi. Bunların bazıları Dağ Kapıdaki Tiyatro Bahçesi’nde ya da Yeni Şehir Sinemasında gösteri yaparken, bazıları da büyük kıraathanelerin sahnelerine çıkarlardı…
Evet. Kent içindeki bazı Kıraathanelerde de sahneler vardı. Kente gelen küçük tiyatro ve kanto yapan gruplar da bu sahnelerde gösterilerini sunarlardı.
Sinemaların film afişleri kentin çeşitli semtlerinde boş duvarlara asılırken, ayrıca da faytonlarla sokak sokak gezdirilir, megafonla filmlerin tanıtımı yapılırdı.
Tanıtım yapılırken de bu filmlerin “büyük fedakarlıklarla” getirildiği özellikle vurgulanırdı.
Biz çocuklar, “40 kısım tekmili birden” Kızılderili, kovboylu, Tarzanlı macera filmlerini tercih ederdik.
1940’lı yıllarda Çarşamba ve cumartesi günleri talebelere ve askerlere indirimli tarife uygulanırdı.
Cuma günleri de “kadınlar Matinesi” vardı.
Bazen paramız, bilet almamıza yetmezdi.
Bunun için filmin başlamasını bekler 5-10 dakika sonra kapıcıya cebimizdeki parayı vererek içeriye dalardık.
…………..
1940’lı yıllarda bir ara dram konulu Mısır filmleri moda oldu.
Mısır filmlerinde yeri geldikçe hüzünlü şarkılar, gazeller söylenirdi.
Bu tür filmlere dublaj sırasında ünlü Türk sanatçılarının şarkıları eklenirdi…
Özellikle bu kadınlar bu filmleri seyrederken gözleri şişerdi ağlamaktan.
Bundan esinlenen Türk film yapımcıları da benzer filmler çevirmeye başladılar.
En çok “Zengin çocuk, fakir kız” temaları işleniyordu.
Bir de birbirine aşık olan, ama kavuşamayan kız ve erkekten birinin veremden ölmesi…
1950’lı yıllarda bu kez komedi filmleri moda oldu.
Şarlo, Lorel Hardi, Jeri Levis, Dane Key filmleri tutununca bizimkiler de hemen komedi filmlerine yöneldiler.
1960’lı yıllarda ise bu kez erotik filmler piyasa çıktı.
1970’lerde de vurdulu, kırdılı KARETELİ filmler…
Hoş bu tür filmlerin günümüzde de ilgi gördüğün söylenebilir…
…………..
Size, kardeşim Kadri’den dinlediğim HOŞ bir sinema OLAYINI anlatmak istiyorum.
1968 yılı yazında Karacadağ’ın öte yüzünde Siverek’e yakın Kaynak Şantiyesindeki karayolları 9. Bölge Müdürlüğü çalışanları fırsat buldukça bazı geceler Siverek’e gidip yazlık sinemalarda film seyrediyorlardı .
Dağ başlarında kurulan şantiyelerde başka türlü zaman geçmiyor çünkü.
Bir akşam yine bir araya gelip grup halinde Siverek’teki bir yazlık sinemaya gitmişler.
Başlamışlar beklemeye.
Saat 20.oo’de başlaması gereken film bir türlü başlatılmıyormuş .
15-20 dakika geçmiş, yarım saat geçmiş. Film bir türlü başlamıyor.
Seyirciler başlamışlar homurdanmaya, ıslık çalmaya, gazoz şişelerine vurmaya…
Bizim karayolculardan biri bir ara yanından geçen sinema personeli teşrifatçıya sormuş.
-Hemşerim film niye başlamıyor?.
Teşrifatçı gayet pişkin cevap vermiş.
-Abe, bir aile kaldı o da gelsin, hemen başlayacak…
- ……..
Bir de ünlü bir Ergani fıkrası var.
Hani Ergani’nin simgesi kutsal Zülküf Peygamber dağı var ya.
O nedenle Ergani’de her 10 erkekten en az 6’sının 7’sinin adı ZÜLKÜF’tür.
Günün birinde, bir sinemada anons yapılmış.
-Zülküf bey, lütfen müdüriyete gelin, ziyaretçiniz var.
Ve sinema boşalmış…

Ergün EŞSİZOĞLU 'ndan :
Sevgili Arkadaşlar,

Mehmet Mercan abimiz yarışma sorularını sorarken farkındamısınız, hani derler ya "bam telinden vurmak", işte tam da böyle yapıyor. Mehmet abiye ne kadar teşşekür etsem yeridir diyorum, kendi adıma.

Ben her sorudan sonra dalıp gidiyorum. Her soru bana geçmişi yaşatıyor. Bu hafta sinemalarla ilgili olarak sorduğu soru da, beni çocukluğumdan gençliğime kadar geçen sürecteki sinema anılarına götürdü.

Silvan'da ki evimizin toprak damından, yazlık sinemayı çok yakından net olarak seyredebiliyorduk. Bazen de Silvan Postahane'sinin müdürü olan Kirvemin sürekli olarak kiraladığı locasından film izlerdik.

Kirvemin bir özelliği daha vardı. Türkan Şoray aşığı idi. Sırf Türkan Şoray Filmlerini rahatlıkla izleyebilmek uğruna bir aile locasını bir yıllığına kiralardı. Kirvemin hanımı ile az kavgalarına şahit olmadım, Türkan Şoray uğruna.:)))))

Silvan sinemasına ilişkin bir anım da, babamla birlikte Osman Bölükbaşını dinlemeye gitmemiz ve Silvan sinemasındaki o toplantıdan sonra babamın sigarayı bırakmasıdır, hep hatırlarım. Birde tıklım tıklım dolu olan sinemadaki Silvan'lılara Osman Bölükbaşı'nın "Bütün Türkiye'de, beni dinlemeye gelenler bana oy verse, ben tek başıma iktidar olurum" demesini de unutamam.

Konu sinemalardan açılınca sizlerle sinemalarımızı da içeren bir yazımı paylaşmak arzusundayım. Umarım beğenirsiniz:

BİR ZAMANLAR

Ben 78 kuşağındanım. Bizim kuşaktan olanlar bilirler, sinemalar bizim çocukluğumuzun ve gençliğimizin vazgeçilmez sosyal aktivetelerinden birisiydi. Hele benim çocukluğumun geçtiği yerlerde, Diyarbekir'de ailecek yazlık sinemaya gitmek en büyük zevklerimizdendi. Genellikle Cumartesi Akşamları sinemaya gitme günümüzdü. Şayet o gün babamın bütçesi müsaitse, o akşam Fayton'la giderdik. Müsait değilse yürüyerekte olsa gitmek zevkliydi doğrusu. Çünkü sonun da sinemaya varma umudu taşımamız, neşemizi eksiltmiyordu. O dönemin sinemaları bir çay bahçesi gibiydi, önceden ayrıltılan masamızda ailece oturup, filmin başlamasına kadar anacığımın hazırladığı çörek ve börekleri tadarken babamın ısmarladığı yerli imalat, Diyarbakır'da üretilen, gazozları yudumlardık. O dönemde sinema sektörüne damgasını, Adana'da ki, sinema Sektörü ile ilgili firmalar vuruyordu. Adana'da ki firmaların tercihlerine de Adana'daki Tarımın en büyük meta'sı olan Pamuk üretiminin durumu yön veriyordu. Şayet o sene Adana'da tarımda olumlu gelişmeler olacaksa, Adna'da ki ilgililer hemen İstanbula yön veriyordu. "Bu sene çekilecek filmler ağırlıkla komedi olmalıydı". Tersi bir durum sözkonusuysa Dram ağırlıklı çekiliyordu filmler. Yani anlayacağınız bizler Adanadaki Duruma göre sinemada ağlıyor veya gülüyorduk. Bizim eğlencemize ,sinema salonuna vardıktan sonra onlar yön veriyordu. Zavallı anamı az ağlatmadı, Adanadakiler. İşin ilginci bizi ağlatanları bilmeden ağladık, bilmeden güldük. Ünversiteye geldiğim yıllarda ilk seneydi, yurtta oda arkadaşım bana Sovyet Rusyanın ilk yıllarında yazılmış Kominist parti tarihi ile ilgili bilgiler içeren kitabını vermişti. Üçüncü sınıfa geldiğimde Stalin tarafından yazılan Kominist partisi tarihi kendinden öncekileri yalanlayarak anlatıyordu bir çok şeyi. Ünversite bittiğinde de, Brejnevin tarih bilgileri ise kendinden öncekilerin papucunu dama atıyordu.Şimdilerde yazılacak tarih bilgisini ise merakla beklemekteyim doğrusu. İnanıyorum ki Rusyada ısmarlama yazılan, O andaki yönetimin felsefesine uygun yazılan her tarih, kendinden öncekilerin tarih bilgilerinin izlerini silmekte bir hayli zorlanmıştır. Ve her yeni yazılan tarih kendinden öncekine, kendi terminolojisindeki kavramları layık görmüştür.

Eskiyi yaşayanlar yeniye dönek, şerefsiz, hain derken, yeniler ise eskilere klasik söylemle gerici, statükocu ve yobaz diyordu. Bir liderin "doğrudan sapmışlar" dediğine, kendinden sonraki ise, içgüdüsel duyguları ile dahada şaha kalkarak "hain ve işbirlikçi" diyerek, bir öncekinin sürmesi onu tatmin etmemiş olacak ki, taaa deniz aşırı ülkede yaşadığı ortamlara öldürücü göndererek işini oralarda görmüş.

Bunun adına da ülke ve vatan için temizlik demişler. Temizlikçiden sonra gelenler ise ,temizlikçinin hiçte zannedildiği gibi temizlik yapmadığını gerek içte, gerekse dışta ortalığı pisletmekten öteye gitmediğni söylemişlerdir. İşte ben böyle her ısmarlama yazılan "resmi tarihleri " okuduğum da ,aklıma Adana'da Sinema sektörüne yön verenler gelir.

Zavallı hüngür hüngür ağlayan anam gelir. O zamanda anama çok üzülürdüm. Çünkü yaşayarak seyrediyordu, hissediyordu.

Birilerinin o sene, ısmarlama çevirttikleri filimlerle onun ağlaması gerektiğine hükmettiğini bilmeden ağlıyordu. Ismarlama Resmi tarih ağzıyla konuşanların da, benim annemden hiç farkı yok. Onlar da nerde karşı çıkıp, nerede alkışlaması gerektiğine kendisi karar vermiyordu ki. Siyasetin Adanaları karar veriyor ve Resmi tarih ağzıyla konuşanlarda uyguluyorlar. Anamızı ağlatanları tanımadan, önümüze konan senaryolara ağlamayalım dersem, çok şeymi istemiş olurum? Önümüze sunulanlarla yetinmeyip, ezberlememiz istenen söylemlerle değil, işin perde arkasına yönelik olarak bütün yönleriyle görmeye çalışmalıyız desem, çok şey mi istemiş olurum? Analiz ve gözlem yapmasını hayatın her alanında becerebilsek ,olayın bütün boyutlarını görmeye çalışsak, sadece bulunduğumuz pencereden ve bizlere sunulan ve servis edilenlerle değil de, bağımsız bir pencereden de bakabilmeyi becerebilsek, zannediyorum geçmişten geleceğe daha parlak ışıklar tutacağız. Sevgi, Barış, ve Demokrasi adına.

sevgiyle kalın.

26 Mayıs 2009 Salı

Biji Göztepe (Ergün Eşsizoğlu)

Kadifekale'nin etrafı, genellikle 90 lı yıllardan sonra hızlı biçimde köylerinden göç ettirilen Kürt'lerin yerleşim alanı olmuş.

Diyarbakır yahoo grubun toplantısında dikkatimi bir duvar yazısı çekti:




bu yazı bana göre çok şey anlatıyor. Bilmiyorum sizlerde de aynı şeyleri çağrıştırdı mı acaba?

Birarada yaşama bu kadar güzel anlatılabilir mi?

Yeni kuşak Kürt gençleri göç ederek geldikleri yeni mekanlarına nasıl da hemen adapte olmuşlar, giyim kuşamları ve ilişkileri ile farkettiniz mi?

Biji yazdığı gibi, Göztepe'yi de yazan bu gençlerin, hayattan beklentilerini yakalayan ve anlayan, değişimi ve dönüşümü de sağlayacak.

İşte bu dinamizmi yakalayamayanlar, reel hayatı kendi hayal dünyalarındaki gibi zannedenler, değişimin arkasından sürekli nal toplayacakları gibi, bir türlü halkı suçlamaktan ve kendilerini kahraman görme hastalığından kurtulamayacaklar diye düşünüyorum.

sevgiyle kalın

ergün

Ödüllü Yarışma, Soru 6 !

Değerli büyüğümüz Mehmet Mercan'ın sorularını hazırladığı yarışmanın 4. sorusu :(cevap an altta)

Değerli Grup dostları;
Hepinize, herkese gönül dolusu selamlar.
4’ncü ve 5’nci sorularımızla ilgili çok güzel ve değerli cevaplar galdi. Bu sayede PTT ile ilgili hem bilgilerimizi, hem anılarımızı tazeledik, hem de birikimlerimizi paylaştık.
Evet gerçekten çok güzel oldu.
Sevgili Ergun Eşsizoğlu dostumuzun anılarına, Sevgili Halit Ötük kardeşimizin bir telefon fıkrası ile verdiği cevap renk kattı anılarımıza.
Gerçekten PTT binasında özellikle telefon görüşmelerinde FIKRA olabilecek davranışlar yaşanıyordu.
Birini de izin verirseniz ben anlatayım. Bu gerçek bir anıdır…
Vakit geceydi ve her zamanki gibi salondaki banklarda oturmuş telefon bekliyordum.
Vatandaşın biri de kabinlerden birinde telefonla görüşüyordu. Aniden elektrikler kesildi. Zifiri kanalıkta adam daha çok bağırmaya başladı.
- Sesim geliiii?...
Karşıdaki, herhalde sesinin geldiğini söylemiş olacak ki adam bu kez,
-Bahan bax, burada ceryanlar kesildi heberin ola…” dedi.
…………………
Bu gün aşağıda sunacağım 6’ncı sorunun kahramanı da bir fotoğraf.
1950 yılı öncesinde yine Çiftkapı surları üzerinden çekilmiş, İnönü Caddesinin eski halini gösteren bir fotoğraf.

Henüz PTT binası, Ziraat Bankası, Merkez bankası ve diğer binaların yapılmadığı yıllar.
Sadece Bab-e Kal ziyareti ile bitişiğindeki 1940’lı yılların başlarında yapılmış sinema binası görünüyor.
ŞİMDİ GELELİM SORUMUZA;


Fotoğrafta gördüğünüz 1940’lı yılların başlarında yapılmış olan sinema 1970’li yıllara kadar üç isim değiştirdi. Bu isimleri sayınız…
…………….
Her zaman olduğu gibi bu sorunun cevabını da perşembe günü akşamına kadar gönderebilirsiniz.
Doğru cevap verenlerin sıralaması, daha önce de belirttiğimiz gibi cevapların GRUP POSTA KUTUSUNA düşüş saatine, hatta dakikasına göre belirleniyor. Ve ilk cevap veren BİRİNCİ seçiliyor.
KOLAY Gelsin.

Cevap:

ESİN-MELEK-SÜMER

24 Mayıs 2009 Pazar

Grup Üyelerimizin 3. İzmir Buluşması

Azra Hanım'ın Kaleminden:

Sevgili Dostlar, İZMİR Pikniğide bu hafta noktalandı finaller yapıldıkça hem seviniyor hem üzülüyorum nedenine gelince:Sanal alem nasıl dost canlısı bir ortam olabilir diye soran olursa bu sorunun cevabı dost yüreklerde yerini aldı.Ben hep diyorumya "Nerede Kalmıştık" diyeceksiniz diye. Evet dostlar İzmir Pikniğimize Bursa Grubumuzdan Muzaffer abi,Ahmet abi ve ben süpriz bir şekilde yüreğimizin gittiği yerde birleştik.Süpriz yaptık çünki İzmirli dostlar buna değer arkadaşlar bizi öyle güzel davet edişleri vardıki bizde Ergün arkadaşın deyimiyle "davete icabet edilir" dedik ve geldik.İyiki de gelmişiz benim kursumu "ASMAYADA" ayrıca değer bu kadar sevgili yüreklerle burada birarada olmak.Biz kadifekalede DOSTLAR SOFRASINA ulaştığımızda Ergün arkadaş bizden önce davete icabet etmişti ve hep beraber olduğumuzda tıpkı Bursa Pikniğinde olduğu gibi sanki herkes birbirini tanıyor ama bir süre ayrı kalmışlar ve o ayrılıştan sonrakarşılasıp "nerede kalmıştık" diye hiç ayrılmamış gibi hep beraber bir arada yüksek sesle birbirimize "Merhaba" dedik.Sevgili Özden,Sevgili Mansur,Sevgili Sinem,Sevgili Seviçn ve adını sayamadığım tüm can dostlar öyle güzel bir hazırlanmışlardı bunu anlatmadangeçemiyeceğim yeme içme faslıyla birlikte (ama sanmayınki gazozlar ve şerbetler içildi hayır bildiğimiz halis Çaykur Çayı ve herkesin kollektif bir şekilde evden hazırladıkları yiyecekleri ikram ettiler çokta samimi ve sıcak oldu)EVET İzmire hakim bir tepede Kadifekalede biz dostlar Yüreğimizin sıcaklığı Diyarbakırı,Diyarbakı rlı olan yada olmayan yüreğindeki AMED sevdası olan dostlar birarada olamayan tüm dostlarıda yadederek bir arada olduk.




İZMİRLİ arkadaşları politik olarak çok donanımlı bulduğumu hemen grubumuzla paylaşmak boynumun borcu özellikle hanım arkadaşların bilgi birikimi gerçekten kaydadeğer bir konumda hepinizin eline diline yüreğine SAĞLIKçok yoğun bir katılım vardı gerçekten hepimiz birbirimizi tanıyoruz ama uzun bir süre ayrı kalmışız ve tekrar "nerede kalmıştık" iki kelimede ifadesini bulan dostluklarımız genişliyor Can DOSTLAR .


İZMİR insanı sıcaktır derler ama İZMİRDE DİYARBAKIRLILAR bir başka sıcak dostlar. BU PİKNİKTEN ÇIKAN YÜKSEK SESLİ BİR TALEP VAR "BUNDAN SONRA PİKNİĞİ DİYARBAKIRDA VE EN GENİŞ BİÇİMDE YAPALIM" DENİLİYOR DİYARBAKIRDAKİDOSTLAR NE YAPIN YAPIN VE ORADA TÜM TÜRKİYE VE DÜNYAnın her yerinde BULUNAN KATILABİLECEK OLANLARLA GENİŞ KATILIMLI BİR ORGANİZASYON YAPIN .Genelde Piknik Organizasyonunda hanım arkadaşlar etkin oldular DİYARBAKIRDA bu işi etkin üslenecek hanım arkadaşlara yada birlikte yapacak bay arkadaşlara DUYURULUR elçiye zeval olmaz.HEPİMİZ HEPİNİZE TEŞEKKÜR EDİYORUZ İYİKİ VARSIN DİYARBEKİR-AMEDYüreğimizi yüreğinize bırakarak ayrıldık çok teşekkür ediyoruz Dost İZMİR grubu,DİYARBAKIR pikniğinde buluşmak üzere.

SAYGILARIMLA

AZRA

22 Mayıs 2009 Cuma

Eski Diyarbakır Resimleri (Nejat Satıcı)

Değerli üyemiz Nejat SATICI'nın grubumuzla paylaştığı eski Diyarbakır fotoğraflarını buradan izleyebilirsiniz.
Yek Beden - Mervani Burcu (Tekbeden)


Yedi Kardeş Burcu




Su Kemerleri (Kantaralar)





Keçi (kıcı) Burcu




Cumhuriyet Garajı ve içkale surları



100 yıl önce SİLVAN


Dicle nehri ve Diyarbakır Kalesi

Silvan Kalesi ve Sadık Bey Kasrı



Ongözlu Silvan Köprüsü ve Erdebil (Berderi pir) Köşkü


Malabadi Köprüsü



Dilan Sineması


Ulu Beden

Haburman Köprüsü - ÇERMİK

Bu resim Sn Halit ÖTÜK 'ten:


Eskiden Diyarbekirin genellikle merkez köylerinde GÜVERCİN BARINAKLARI bulunurdu.Güvercin yetiştirmek ve beslemek ise bir sanattı adeta.Bu büyük barınaklarda Güvercinlerden sağlanan Gübre ise Karpuz üreticiler tarafından kullanılırdı.Diyarbakı r karpuzunun eski zamanlardaki bal gibi tadının bu gübreden kaynaklandığı ilmen saptanmıştır.



Gazi Caddesi (Eski Adıyla Mustafa Kemal Paşa Caddesi)

Minareden yüksek olduğu için 1916 yılında yıktırılan çan kulesi




Selahaddin- i Eyyubi Camii ve Kela Mira - Silvan



Ulu Cami


Mervani Mescidi - Dağkapı



Urfa Kapı



Fiskaya Şelalesi - 1932

Silvan Gazi İlkokulu - Bedri Bey Konağı


Aşağıdaki Resim Seyrantepe’de, bir zamanlar Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın yazlık sarayının bir bölümüdür. Önünde fotoğraf çektirenler de 1910-1920 yılları arasında faaliyette olan Dar-ül Muallimin yani Öğretmen Okulu öğrencileri ve idarecileridir. Zaten oturanların arkasındaki flamanın üzerinde de okulun adı yazılıdır. (Resim bilgisi : Mehmet MERCAN)



On Gözlü Köprü


Gazi Caddesi (Eski Adıyla Mustafa Kemal Paşa Caddesi)

21 Mayıs 2009 Perşembe

Ödüllü Yarışma, Soru 4!

Değerli büyüğümüz Mehmet Mercan'ın sorularını hazırladığı yarışmanın 4. sorusu :
(cevap en altta ama soruyu okumayı ihmal etmeyin :))

Değerli grup dostlarıma;
Önce merhaba ve gönül dolusu selamlar…
Geçen haftanın sorusuna doğru cevap alamamıştık.
Umarım bu haftaki sorumuzun cevabını çok kimse bilir.
Çünkü, her Diyarbakırlının mutlaka tanıyacağı bir mekanın fotoğrafını sunuyoruz.
Sorumuzu aşağıda ve ilişikteki dosyada bulacaksınız…
Evet. Haydi kolay gelsin…
Mehmet Mercan

ÖDÜLLÜ SORU; 4

Bu fotoğrafa iyi bakın…

Denilebilir ki, modern mimarinin Diyarbakır’da uygulandığı yıllardır 1950’ler…
O yıllarda hem sur içinde, ama en çok da sur dışında betonarme modern binaların inşası başladı.
Yenişehir bölgesi o yıllarda oluştu.
Bahçeli, geniş ve düzgün sokaklarıyla çok güzel mahalleler oluştu.
Ofiste, günümüzde Ekinciler Caddesi’nin güneyi silolara kadar olan bölgede tek katlı bahçeli Havacılar Kooperatifi evleri, Paşa Durağı çevresinde ise iki katlı, bahçeli Doktorlar Kooperatifi evleri, Lise caddesi ve çevresindeki en çok dört katlı olan Mühendisler Kooperatifi evleri, Çiftkapı ile Urfakapı arasında iki katlı, bahçeli Emlak Bankası evleri, Çiftkapı‘dan Vilayet’e giden yolun iki yanında bahçeli, iki ve üç katlı memur lojmanları Diyarbakır’ın modern çehresi oldular…
Bu arada sur içinde de modern binalar yapıldı.
Bunlardan biri de fotoğrafını gördüğünüz bina…
1951 yılında önemli bir YAPI olarak yerini aldı…
Bu fotoğrafı can dostumuz Şeyhmus Diken grubumuza vermiş.
Kendisine de teşekkürler…
Sevgili kardeşim Ergun Eşsisoğlu’nun önerisi ile de bu haftaki sorumuzun konusu oldu.
Bu fotoğrafın elbette hem ilginç bir öyküsü, hem de tarihi bir özelliği var.
Çünkü, şimdilerde bu görüntüyü elde etmek mümkün değil.
Çok değişti buralar…
Bu yüzden SORU olarak seçtik…
Evet. Lütfen dikkatlice bakınız ve bu fotoğrafın nereye ait olduğunu yazınız…
KOLAY GELSİN…..

Esen kalın, Sevgiyle kalın….
Mehmet Mercan
------------------------------
Cevap : Balıkçılarbaşı - Büyük Postane

Annen Varto’da Cheese Cake yaparmış, he mi ?, Gülşen FEROĞLU (Seçmeler - 2)

Yorgun günün yerini alacak, kararmaya yüz tutmuş deli soğuk bir Ankara akşamında, büyük kısmı iş yerinin, evin, alışveriş merkezlerinin, …., cafe’lerin duvarları, pencereleri ardında geçen, bir nevi modern kölelik halindeki acınası yaşantılara bakıp, adını koymaya çekinseniz de bir tür çaresizlik içinde, üşüyen ellerinizi radyatörün üzerine koymuşsunuzdur.

Büyüyünceye kadar evlerdeki masalın baş kahramanı olacaksa www.minisler.com’u kapatırken, açık Word dosyasındaki yazınızı okumaya çabalayıp “bu kelimeleri nereden buluyorsun”na eşlik eden bakışlarını, size çevirecektir.

İzlemesini engelleyemediğ iniz “morgdaki cesedin kolu çalındı”, “Ataşehir’de korkunç vahşet” benzeri haberler karşısında “nasıl oluyor da her gün, bu kadar çok olay oluyor”u küçük dünyasına sığdıramayana hak veren, delirmeden geçirdiğiniz her saat için minnet duyacağınız aklınızsa, gelecekte karşılaşabileceğ i “ailede kanser hikâyesine” örnekliğinizden dolayı, risk grubunda olduğuyla meşguldür.

Parmaklarını birbirine dolayıp, ağzını buruşturarak çizgi filmlerden aşırdığı “ hava bükücü Aang, dünyanın tanrıları çıldırmış olmalı”yla masadan kalkarken “ Bilmiyorsun. İstiklal Marşını öğrendik. Sorsana, ne zaman geleceksin ?”

Ona bakar, konuşurken herkesin hissettiği o duygunun, karşınızda bir çocuk yokmuşun etkisindesinizdir. Ta ki sorularındaki çocuksulukla silkelenip, ana belleğinize kazılı topraktan fışkıran şühedalar, cesetler, cerihamdan boşalan yaşların ürpertisiyle kendinize gelene kadar.
Sorarsınız. “Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın” cevabıyla kavrayabildiğ i tek satırı soru haline getirdiğini anlarsınız da, ezberletilen Marşı ciğerleri yırtılırcasına okuyanlar “zeki çocuk”la lanselendiğinden, hani içinize bir kuşku da düşecektir ya, neyse.

O’ysa kaşla göz arası açtığı pencerenin pervazında biriken karı ağzına atıvermiştir. Bir an sanki çocuksunuzdur. Odada yankılanansa, üzerindeki grimsi tabakayı bir yana itip, alttaki kristale dönüşmüş kara ulaşmanın keyfini, ağzınızda bıraktığı tadı bozan “sürme elini, atma ağzına, mikrop” sesidir. Siz, sarf etmezsiniz.

O’da herkes gibi halen şarkı yerine marşı tercihleyen, yasama+yürütme+ yargı+sanat+…+ medyanın = devletin sahiplendiği köhne “ein volk, ein reich, ein fuhrer / tek halk, tek fuhrer, tek ülke”li “izm”le geçecek yaşamında, varlığının Türk’e armağanda yok edilmesi için gerekecek ağır ideolojik eğitime (e,varlığı kendinin olunca kızlar davulcuya, zurnacıya, erkeklerse aşifteye kaçacağından) tabi tutulacaktır.

Bu “izm”nin ne istediği değil, ne istemesi gerektiğiyle, “amcana pipini göster oğlum”lu maço kültüründe gizlediği faşist dilin “ etme, sus, sakın “lı iz düşümleri evde, okulda, kışlada, …., sokakta, ofiste, dört bir yanında olacağından, siz “yapma”yı sarf etmemişsinizdir.
Kendinizden bilirsiniz, “koşma, düşersin”le aktivitenizin daraltılmasıyla başlayacak, cevaplarından tatmin olmadığınız sorular karşısında “öğretmeninden, benden daha mı iyi bileceksin”le büyüklerin dokunulmazlığının tebliğiyle devam edecek “düşünme, delirirsin”le de zekayı kısıtlamakla sonlanacak bu faşist dili, kuşaklar boyu az bir rötuşla benimseyecekler sayesinde istiklalin hürriyet, hürriyetinse ne olduğunu ancak sözlüklerde bulacağından, çocukluğunu hiç olmazsa yanınızdayken yaşasın istersiniz.

Baylar, bayanlar, yukarıda yazdıklarım moralinizi bozmasın. Unutmayın sizler, Fransa ve Japonya’yı bile geride bırakıp, Forbes dergisinin milyarderler listesine 2008’de tam tamına 13 kişi daha katarak 35 milyarderiyle, dünya sıralamasında 6’ncılığa yükselen bu müthiş ülkenin vatandaşlarsını z.(Doların TL karşısında yükselişinin, 2009 listesinde bu sayıyı bir süreliğine 13’e düşürdüğü dergi yönetimince açıklanmıştır.)

Yalnız bu “izm”in ezenleri, batık bankalarda yok olup ta epeycesi Avrupa bankalarında hesap, ev , yat, yalı, uçak, giysi,…, mücevher olan 46 milyar doları ödeyen, servetleri 60 milyar doları bulan milyarderlerini hayranlıkla seyretmekle kalmayıp, artması için gece gündüz dua eden, krizlerde dahil bütçeden en büyük payın savunmaya, diyanete ayrılmasına ses çıkarmayan bu yoksul halkı, yarattıklarının farkında değiller mi sanıyorsunuz?

Tersine bu yaratma “uğruna Ya Rab” şeytanla dahi ilişki kuracaklar, başka sözcükler keşfedecekleri, ayarlayacakları “seni, sende odaklı herkesi dikkatli olmaya ve doğru yerde durmaya davet ediyorum”lu muhtıralarla dolu kristal kürelerini ovalarken “abra kadabra” yerine “laik”, “Cumhuriyet”, “karşıtı karanlık güçler”, “Avrupa, dünya, emperyalistler ülkemiz hakkında biteviye yıkıcı planlar yapıyor”u kullanıp, büyülediklerinin düşünme, yargılama, algılama yeteneğini körleştirerek, en mantıksız şeyi bile gerçekleştirebilecek duruma getirirler.
O yüzden sağından soluna, Türk’ünden, …., Kürt’üne tüm partilerin, tüm seçimlerde genellikle eş, dost, akrabanın yanı sıra yolsuzlukları belgelilerden oluşturacakları adayları merkez yoklamasıyla belirlediği, inanılmaz demokratik haniyse demokrasinin beşiği bir ülkede yaşıyormuşçasına davranacak bu halk, kudretini sonsuz yalandan alan büyücü Leydilerin, Lordların etkisinden çıkmak istemeyecektir.

Öylesine ki bugün Ergenekon soruşturmasını “iktidarın muhaliflerini ekarte operasyonu” sayacak insanlar, dün de eğitimli provokatörleri, asit kuyularına, yol kenarlarına, nehirlere atılan cesetleri, köyleri yakanları, boşaltanları görmeyeceklerdi.

İşin esprili yanıysa; din, milliyetçilik, orduya dayalı sol üçgeninde şekillendirilmenin gereğini yapıp muhafazakar, İslamcı öğeleri barındıran partiyi seçtiklerinde hep aynı katakuli “ bidon kafalılar, demokrasi neyine bunların”la “darbe”yi tezgahlayanlara ilk defa karşı çıkacakları, taze numaraları “F tipi örgütlenmenin” yandaşlığıyla gözden düşürme gayretkeşliğidir.
Ne hoş, ne harika değil mi? Hem The Guardian’da da yayımlanan KONDA’nın araştırmasına göre %70’e yakınının hiçbir zaman kitap okumadığı, okuyanlarınsa yeni fikirleri, yazarları takip etmeyerek yıllardır olayları aynı köşe yazarlarının, kanaat önderlerinin, generallerin; Bekir’in, Ertuğrul’un, Fatih’in, Serdar’ın, …., Ömer’in, Veli’nin algısıyla yorumladığı toplumu yarat, sonra da yerin dibine batır.

Halbuki yazılanları kıyaslayamayan, aşırdıklarını anlamayan, atıldığı yoksulluğunun nedenini merak edip hesap sormayan “sanatçısının Belediye Başkan adayı sıfatıyla katıldığı TV programında, işte kirli çamaşırlarım diyerek bir dosyaya yapıştırdığı donunu gösterme” cıvıklığını komedi, basitliğini “aydın”lıkla bağdaştıran “göbeğini kaşıyan adamlar” olduğundandır saltanatlarını n devamı.

Onun içindir TÜSİAD Başkanının düet, SABANCI’nın tango yapması.Yazarı nın şarkılar söyleyip, KOÇ’un da Konga çalması.

Bir üst tarafından tacizle insanların incitildiği mevcut düzeni, yalan, doğru bilmem, refere aldıklarını söyledikleri gelişmiş ülke düzeyine çıkaracak adımları atabilecek güçteyken, sürekli değişen “Yes, We Can”lı evrende, saçlarını beyazlatan bir ömür geçiripte, bir gıdımlık bir şey koyamadılar mı milyarderlerimiz, generallerimiz, yazarlarımız bu “izm”in üzerine diye hayıflanma anacığım.

Görmüyor musun insanlar nasılda her şey yolundaymışçasına ortalıkta dolanmakta. Bir şekilde kapsama alanı dışına çıkanlar da olmasa. Sormasalar mesela Kürt kökenli vatandaşları öldürme karşılığında vaat edilen ….. milyar yerine 100 dolar aldığında “1000, 94 kişi öldürdüm”ü itiraf eden oğulların saçını okşayan annelerin, eşlerin ellerinin kime aitliğini.
Ey en sayın Generalim, Komutanım “…….Elleri ve gözleri arkadan bağlandı. Abdülkerim Kırca gençlere diz çöktürttü ve tam enselerinden birer el ateş etti. Kurşun beyinlerini delip geçti” de tetiği çeken el, aslında senindir.

Ey en sayın mavi gözlü ana haber sunucusu, bülteninde kırmızı büyük puntolu alt yazı “özürlülerin kampanyası”yla hedef gösterdiğin “Ermenilerden özür dileyenleri” (ki özür dileyen benim, bundan size ne) Glock marka silahın tek kurşunuyla “direkman” vuracak yeni Ogün, Yusuf, Emre, …., Salih’leri azmettiren el, aslında senindir.

Ey bir felsefesi yokmuşçasına olmak için devletten bir şirket kapmanın, üretmeden kazanmanın yeterli sayıldığı en sayın burjuvazi, milyarlık kredileri hazineye görev zararı yazdırdığını, 2001 krizinden bir gün önce bankadaki mevduatını Merkez Bankası Başkanıyla birlikte dolara çevirdiğini unuttursan da, Tunceli’de dağıtılan bedava eşyaları tutan eller de aslında senindir.
Devir “bana işlemcini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” devriyken, bu ezik çocuk, toplum “niye böyle” demeyin. “Ne verdim, ne bekliyorum”la karşısına geçip eserinizi seyrettiğinizde göreceğiniz, kendinizsinizdir.

Gelelim size en sayın bayan. Allah aşkına, oturup CANETTI’nin “Kitle ve İktidar”ının eleştirisini yazacağına, üst makamlardan onay da almadan, kimseyi de ilgilendirmeyecek bir mevzuyu yazmanın ne gereği vardı?

Tamam da sayın insanlar, yeri yerinden oynatamayan Silopi’de kuyulardan çıkan kemik parçalarını, saç tellerini gördükçe de ne yaparsam yapayım, olmuyor. İkiyüzlülük yapıp, bilinçsizce sevemiyorum bu “yalnız ve güzel” ülkeyi. Olmuyor işte.
Kaç kere ellerimi açıp Rabimme de “madem bu halk BAYKAL’ı, …., ÖZKAN’ı , PERİNÇEK’i seçerse halk olacak, o zamana kadar huzur bulacağım yeri göster” diye sorup durdum da. Kayıtsızlığına inanmazsınız.

Zaten annem de Varto’da, dondurmayla servis edeceği, üstü yaşamı mutlu kılan çikolata parçacıklarıyla süslü Cheese Cake’i hazırlarken “kanma sen öyle öldüm, bitim laflara. Aslında aşkta sağlıklı bir şey değil” demişti. Ne o, inanmaz oldunuz kuzum? Hem, eskiden kibardınız. Tanıtırdınız kendinizi.

Gülsen FEROĞLU
14.03.2009

Udi Yervant - Ramazan Ergin yazışması (Seçmeler - 1)

Udi Yervant:

Can Ramazan qardasim. Ben dort yasimdan beri calgici,darbukaci kel beso olacagam diye tutturmisam. Ve nihayetinde' de oldum. Tabiki kel beso gibi Allah her kese sevdigi isi nasip etsin.
Kel Beso dugunlere Ermeni Cumbuscu Uso(Yusuf) ile giderdi. Hatta amcam Ohannesin(Zeki) dugunlerinde' de onlar vardi. Bende dort yasinda imisim. Hatta Babam Keke Yako kel Besonun basini opmem icin kucagina alip Besoya yaklasinca agladigimi su an gibi hatirliyorum.
Sevgili Ramazan,kimbilir belkide seninle arkadasligimiz dahi olmustur. Benim o mahalledeki en eski arkadasim(ki simdide hala gorusurum) Cadirci Nizam Bulutogludur. Abesi Bedri'dir.(Kundurac i) Nizamin kucuk kardeslerinden Teyfik tanesi ogretmendir. En kucuk erkek kardesi lutfu(biz Mican derdik)simdi Almanyadadir. Analari Fatma ise mahallemizin en guzel kadinlarindan idi.

Anam Bacim olsun cok severdim rahmetliyi.

Diyarbakirda bazi ilklerde ben varim. Mesela Alparslan ilk okuluna zannedersem dort bes Ermeni basladik. Hepsi yarim birakarak o okuldan ayrildilar. Isimlerini dahi sayabilirim. Alparslan ilk okulunu bitiren ilk ve son Ermeniyem... Yani ben herbi Mardin Kapi cocigiyam.

Alparslan ilk okulunun etrafini saran tum agaclari biz diktik. Diyarbakirimizin en yesillik ve en agacli ilk okulu idi. Bundan iki sene once Diyarbakir Festivaline gelirken o sokaklari adim adim gezip resimledim. Halam(Anjel Dikmenin Anasi) iste o bahsettigin firinin karsisindaki Kilise Hevsinde(Avlusunda) otururlardi.

Ne kaldiki geri biremin. Ne kilise biraktik,nede onun bekcisi LEYLEKLERI. Bir zamanlar tavuk kumesine cevirdiler. bir zamanlar ahir..... Ne soyleyim'ki qardas. illaki kanatayim'mi yarami? yaralarimizi.

Acma tabip sizliyor, Yaralarim yaralarim
El vurdukca bozuluyor,Yaralarim yaralarim

Hep, Sen yanmasan, Ben yanmasam, o yanmasa, Biz yanmasak nasil cikar karanliklar aydinliga dedik. Dedikte ne oldu. Yanmadik'mi? Hemde alasini yandik. Ne oldu? Bazen umudumu tumuyle yitiriyorum. Bazen tum sarkilari unutuyor dilim. Lal oluyorum sevgiden yana. Iyiki hala yureginde NARINLIK kalmis gonul dostlarimiz var.

Seyhmus Diken abemin yazdigi gibi.

Dut agaclarinada kiydilar usta. Kozalar orulmeyen bu sehirde ne agac kaldi ne'de dut.

Can Ramazan qardasim, iyiki kanattin yarami tekrar'dan. Herhalde sevdalari diri tutmak icin sevmek. Hatiralari diri tutmak icinde kanatmak lazimmis.

Can kardesime eski Legleg(Leylek) li gunler adina sarilir ve operim.

Qardasiz Kel Yervo (Dogrisini istersez KEL degilem ha. Oninda mazisi war anlatiram sora.)
Sevgilerimle

Ramazan Ergin:

Sevgili Yervant,
Seni hatırlamak için en tehlikeli lafı kullandın. Kel Beşo ve Çadırcı Nizam. Onun arkadaşıysan 3-5 yaş benden büyüksün ve seni Nizam ile hatırlayabilirim. Şimdi Diyarbakır sevici kelle-paça takımı-fıslayan fısekler rahatsız olacak yine ama halen Sipahi pazarının kendi halinde çadırcı Nizamı ve arkadaşları kaybolan değerlerimizden “mehelle büyüklerimiz” di.

Kel Beşo ablak suratı ve kel kafası ile Sami Hazinses’ten daha komik, darbuka vuruşlarına bedeni ile eşlik edip komikliği ile ne kadar barışık olduğunu gösterebilen biriydi. Çalgı ekibinin görünürde bu en gereksiz aleti ve insanı çalmaya başladıktan sonra bütün ekibi gölgeleştiren vücudunu estroman olarak kullanabilen biriydi Rakı içmeden çalmayan ekibin Avlu-hewş veya mahalle meydanı düğünlerinde kafası hep yukarda çalan kel Beşo sürekli mahallenin genç kızlarını kesiyordu. Şehir düğünü yapmak isteyen inançlı-tutucu ailelere Rakı-Arak içme şartıyla gelirlerdi.

Nizam, yaşıtlarının içinde zayıf, çelimsiz, kekeme, yakışıklı sayılmayan halinin tersine yüreğini bakışlarında görebildiğim nadir insanlardan biriydi. Çocukluğun kalp gözü ve etrafına yaydığı enerjiyle Nizam; mahallemizin hatta Mardin kapı’nın kartpostallardaki kadar güzel kızı ……o kadar genç arasında Nizam’ın “davası-sevgilisi” olmuştu. Şerbetçilerin evinin önünde tek –çift kale futbol oynanır. Şakalar ve sohbetler edilirdi. İzlenen filmlerde karakterler canlandırılır. Analizler yapılırdı.

Alpaslan ilkokulu ilk mezunlarını verdiğinde ben 2-3 sınıftaydım. Okuduğum bir mektubu örnek alarak kalıp cümlelerle mektup yazmayı öğrendiğimden….Evvela selam eder…eee daha daha nasılsın. Biz iyityiz. Paraya ihtiyacın var mı?.Son el işareti, kestane kebap acele cevap .”Eli ba ve kur’an hafızamızı açtığı için başarılıydık. İlk aya ayak basan haberini radyodan dinlerken “Gavurların yalanı ve Ecuc-mecuc, küçük şeytanların işi ve kandırmacıları olduğunu Melle Seyda dan daha iyi kimse bilmezdi. Ahlak bozulmasın diye okuma-yazma bilmek yeterdi.

Tek ve çift kale maçlarındaki en küçük ve gereksizler kaleci, en iri ve hırçın olanlar kale önünü koruyan “beg”, en iyi çalım atan ile büyükler ve beleşçiler “ilerde” oynardı.

Yumruk kavgasını bilmeyen “hındık atan”, isimleri her mevsim giydikleri kazakları ile özdeşleşen-sarılı-kırmızı lı kale arkasında yada avlulara giden topları getiren kale arkası oyuncular vardı. Şaşo-Rexo tipler Sıfatları lakapları ile bütünleşen sair gençler başka bir hamurun mayası oldular. Mahalleden olmayanlar gençler kazara yolları düştüğünde….hış paşa, paşa ile seslenilir. Ne aradığı ? kime gittigi ? İişinin ne olduğu sorgusu kesindi. VE kendi arlarında “Allahın oğlu, Allahın adamı” sözünün Hz İsa ya atıf olduğunu, Bozo sıfatının, küçümseme ve cinsel hakaret taşıdığını, Kello, Sımo sıfatlarının gayr-i Müslim isimlerinin yerine kullanıldığını kilise bahçesinin göremediğimiz duvarının arkasına attığımız taşlarla taciz ettiğimizi farkında lığında değildik.

Raj Kapor’un Avare’ filmi ile turist Ömer filmleri en gözdelerdendi. Nizam ve arkadaşları “sakız çekişme” Kent sakızlarının ambalajının içinde çıkan artiz fotoğraflarının numaralarının büyüklüğüne göre kazanılır veya kaybedilirdi. Kaybetmekte en büyük zevk numarası küçük olan Yılmaz Güney’di. “Kaybettim ama bana Yılo çıktı” naraları atılırdı. Mahallenin en güzel kızı şerbetçilerin kızı ile ilk defa iki kişiye bir biletle birlikte sinemaya gitmiştim. Dilan sinemasında o gün Tugay Töksöz ve Fatma Girik’in başrollerini oynadıkları bir film oynuyordu. Sinemanın afişlerine bakarken onunla karşılaşmıştık sene 1969 ve ben Alpaslan İlkokulu 3. sınıfta okuyordum. Ve tek başına 14–15 bir genç kız sinemaya gidebiliyordu. Anılarım gibi ne zaman kaybettiğimi bile unuttuğum izlediğim filmleri yazdığım bir defterim vardı.

Teksas, Zagor Zembla, Mandrake, Fantom çizgi romanlar sinemalar önünde alınır-satılır-takas edilir. İstendiğinde paraya çevrilebildiği için eski bir sandığın içinde, ailemizin muhalefetinden saklanan, gazoz kapağı biriktirmeden daha tehlikeli bulunan Artislerle beraber saklanan hazinelerimizdi.

Mehelle büyüklerimizden kavgada ve sevdada “tayım—dengim” adaleti ile paylaşmayı, teke tek, yumruklu ya da bıçaklı kavgalara kışın şireli tatlı ve elmalı şeker, yazları “küpeli”den alınan buz kalıplarının rendelenerek şerbet dökülen “cici-bici” ve tecrubeler paylaşılırdı. Mahallede delikanlı olanlar, Yılmaz Güney-Fatma Girik-Fenerbahç e tarftarları ile Cüneyt arkın-hülya Koçyiğit-Galatasaray’dı başka bir seçenek yoktu.

Patron Fexo nun dostu komiser…….hangi mahalle arazilerini kime satıp hangi mahalleler oluştu. O zamanlar çocuktuk ve anlamıyorduk ta ki rahmetli Lütfü Dokucu’ ile konuşup elindeki eski tapu ve belgelerin kaldığı kilise odasında eşyaları ile nasıl şüpheli yandığını, aslında hangi evin kimin olduğunu sıralayıncaya kadar çok bilmenin acı çekmek olduğunu bilmiyordum. Ya da şüpheli bir yangınla yanan “Atlas” sinemasının ilk Yılmaz güney ile Recep Aziz oğlunun ortak bir şirket kurup bu sinemayı açtıkları ve ilk filmlerinin “koçero” olduğunu ileriki yaşlarda öğrendim.
Destancıların sattıkları destan ve mani yerine 1961 anayasasının rahatlığında Ayşe Şan’ın iki dilli şarkıları aldı. Bekçi geldiğinde Türkçe, yol verilip komser beye gönderildiğinde Kürtçe düğünler çoğalmıştı. Sallana sallana meçe ser awe. Yıkanmış esbabı raxe ber tawe.

1971 yılında surların etrafı ve burçlarda özellikle çocukların kanını emen “Vampir” görülmüş. Hem de dinime imanı kur’anıma. Allah benim allahım olmasın. Karakol söylemiş. Meraklı arkadaşlar bizzat gidip karakolun önündeki polisten sormuştu. Bu Vampir hikâyesinin Vakıf hanın girişindeki otobüs firmasının girişine asılan “aranıyor” fotoğrafı ile ilgisini büyüdüğümüzde anlamıştık. Deniz ve Ömer Ayna Diyarbakır a geleceklermiş. Herhalde onları karşılayacak TİP li İki İhsan’dan biri yeni öldü bir hala yaşıyor.

Avare filmi Mardin kapı’da Kel Beşo ve Nizam ve arkadaşları tarafından “ çeket omuzda iki elinde bıçak, karşılıklı iki kişinin çağlı eşliğinde özel yapım bıçaklarını “xıştık” mahalle bazalt taşlarına sürterek manilerle atışmalarına dönüştürülen “avare” oyunu ortaya çıktı.


“Elli elli yüz biz Diyarbakırlıyız…
Çeketimi sataram asfaltta yataram….

1971-74 yıllarında Milli Türk talebe birliği. Büyük doğu- akıncılar örgütlenmeye başladığında Ali Emiri ortaokuluna gidince sıra arkadaşım Karadenizli Avni’den öğrenmiştim. Nerden bilebilirdim ki Dağ kapıda yatılı öğretmen okulunda okuyan Vanlı çocuk benim milli eğitim bakanım olacak. Cumhurbaşkanı ve başbakan ve bazı Diyarbakır AKP milletvekillerinin bu örgüt üyesi olduğunu ve daha fazlasını büyüyünce anladım ancak. Daha fazlası Şex Said ve arkadaşları Öğretmen Okulu-Orduevi- Yenişehir sineması üçgeninde gömülmüşler?

Yılmaz güney’in silahı tuttuğu elinin omuzu aşağıda, başını eğik omzundan yukarı yavaş yukarı kaldırması ve yürüyüşü, konuşması üstü dolu “delikanlı” yürüyüşü oldu. Avare manileri giderek…

….Faşo beni görünce
Başka sokağa sapi….oldu.

Mahallemiz “Mahalle büyükleri” zamanında giderek çevre köylerden gelen çok büyük çaplı silah kaçakçılığı yapan ve düğünlerde silahlarını deneyen şehir ve köy adetli düğünler çoğalmaya, kadınlar çeşme başında su sırası için sopalarla kavga etmeye başladı. Artık gecenin karanlığında bıçaklarını duvara ve yere süren, aslında mahalle ve evlerini korumak için bunu yapan fılle kökenli gençler giderek yerlerini “genel evde dost tutan” kabadayılık ve delikanlılığı taklit eden, muhbirliği bedeninde tescilli ama günümüzde iş adamı-politikacı olan tipler türedi.
Ermeni kadayıfçı ve fırıncılara kelekle odun getirenler zamanla ya fırıncı kadayıfçı ya da sopacı siyasetçi oldular. Soyut –somut bütün sopalı işlerde kendilerine yer açtılar. Şimdi en-hakiki Diyarbakırlılar ve bizleri bey ve zadelerden kurtarmış kurtarıcı olarak görüyorlar.

Tam o zamanlar babası kendi halinde şerbetçilik yapan göçmen-mıhacır ailenin güzel kızın ablası bir o kadar çirkin ve annenin esmerliğini almıştı. Anne bütün mahalle kadın ve erkeleri tarafından sevilirdi.Güzelliğini babasından karakterini annesinden alan ….. Annesi Özellikle mahallenin “karakolluk” işlerinde rüşvetli-rüşvetsiz iyi Türkçe bildiği için aracı oluyordu. Ve Nizam’ın sevgilisi kayboldu. Bir astsubay ile evlenerek gitmişti. Ve Nizamla birlikte mahallede giderek çoraklaşıyordu.

Nizam bile kaybettiği Nizamın farkında değil ama eksiklik bütün hayatında. Acısı ve sevdası ile bu kentte “ekmek parası” kaybettikleri değerler için kentten “intikam” almaya çalışanların karşısında Nizamlar hala “adalet duygusunu” koruyan tek tük insanlardandı r.
Sevgili Yervant Ahmet gönenç arkadaşıma bu kenti ancak sokak çocukları gibi “kurtaranlardan kurtarmakla” ve tarih bilincini ters yüz eden, gerçekleri bilinçdışına atmak için uğraşanlara ve geleceğe bir çentik atarak belki bir adım atılabilir. Bu yaraları kaşımanın sonu yok herhalde…

Selam ve sevgi ile

25.04.2009

Diyarbakır Resimlerinden Seçmeler (Nejat Satıcı)

Değerli üyemiz Nejat SATICI'nın grubumuzla paylaştığı fotoğrafları buradan izleyebilirsiniz.

Diyarbakır Kalesinin Kalbi



Kadı Hamamı


Nebi Camii



Park Orman



Safa Camii Minaresi



Silvan Evi


Diyarbakır Kalesi - Hz. Süleyman



Gazi Caddesi


KARABEHLÜLBEY- MİRA CAMİİ - SİLVAN




Kara Höbür




Diyarbakır Kürsüleri

GAZİ (Seman) KÖŞKÜ



Diyarbakır Kalesi-Mardinkapı



SELAHADDİN-İ EYYUBİ CAMİİ KUZEY KAPISI - SİLVAN - 22.05.09



Dört Ayaklı Minare - 21.05.09




Dicle Nehri ve İçkale - 11.05.09




Dağkapı Meydanı

2. Geleneksel Bursa Buluşmamız

Bursa'da yaşayan grup üyelerimizin yoğun ve uzun emeklerle yaptıkları organizasyon sonucunda 25 üyemizin katılımıyla, 26 Nisan 2009 Pazar günü, Bursa - Mudanya - Trilye'de buluşma gerçekleşti. BaşOrganizatör Muzaffer OVALIER 'in "Karar verdik, gerçekleştireceğiz. Yağmur da yağsa, kar da yağsa dönüş yok !" özdeyişinden aldıkları güçle Trilyede zirvedeki çay bahçesinde bir araya gelen üyelerimiz biraz nefeslendikten sonra sahildeki köftelerin de hakkını vermişler, finalde Nuri EKİNGEN Abimiz'in usulüne uygun yaptığı çiğköfte bolca yenmiş, tüm bunların eritilebilmesi için gereken spor da halay çekilerek icra edilmiştir. Pikniğe katılamayıp kıskançlığını gizleyemeyen üyelerimizden bir kısmı telefonla katılmayı (mesela Udi Yervant taa Los Angeles tan) tercih ederken bir kısmı da gruba sonraki günlerde ajitatif mailler göndermiştir :)

BaşOrganizatörYardımcısı Azra Hanımın kaleminden kısa bir özetten sonra resimlere bakabilirsiniz: "Ben hayatım boyunca çok insan sıcaklığı yaşadım ama böyle bir dost sıcaklığı yaşamadım (düşünün ben hapishane yaşamınıda bilen bir arkadaşınız olarak yazıyorum) herkes birbirini sevgilisini karşılar gibi bağrına basıyordu. Ben işin hep yazacağım için gözlem tarafındaydım. Organizasyonda Muzaffer Ovalıer abim ve ekipinin eline yüreğine sağlık. Tanışma faslına geçmedik arkadaşlar çünki herkes birbirini yazılarından tanıyordu. Ta Iraktan bize yetişen Nuri Ekingen, İtalyadan bizi yanlız bırakmayan Dilvin, Etkinliği olmasına rağmen kısada olsa bizlerle olan Ayla ve takım arkadaşları, kısacası listede olan tüm dostlar hep bir aradaydık."